This blog will redirect 2 http://trancemp3s.blogspot.com/ in 6 secs
Showing posts with label Diğer-Kategori Dışı. Show all posts
Showing posts with label Diğer-Kategori Dışı. Show all posts

Thursday, November 26, 2009

BAŞBAKAN HAMAMDA

Günlerden bir gün
Hamama gideceği tuttu,
Başbakan hazretlerinin.

Bir yanında birinci veziri
Bir yanında ikinci veziri
Bir yanında üçüncü veziri.

Sonra efendime söyleyeyim
Peşkircibaşı,
Nalıncıbaşı
Sabuncubaşı.

Velhasıl tam dört yüz kişilik kafile
Peştamal takıp girdiler hamama
Geçtiler kurnaların başına
Üçer beşer.

Başbakan deseniz
Kuruldu göbek taşına
Yan gelip yattı.

Memleketin en ünlü tellakları
Sardılar dört yanını
Kimi elini kaptı, kimi bacağını
Bir keseleme sürtme faslı başladı.

Tam on iki saat
On iki ünlü tellak
İncitmeden keselediler
Hazretin mübarek vücudunu.

Öylesine kir çıktı ki sormayın
Her biri nah parmağım gibi.

Aman efendim bu NE kiri
Demeye kalmadı
Keselerin altında eriyip gitti
Koskoca başbakan!

Bütün maiyet erkânı yerinden fırladı:
- Nettünuz devletliyü?
Dediler tellaklara.

Tellaklar cevap Verdi:
- Biz yıkadık, keseledik.
Devletlinin kirden ibaret olduğunu bilemedik.

Suç bizde değil.
Neyleyelim,
Kir bitti,
Başbakan elden gitti !!!




* Ümit Yaşar Oğuzcan
( 1926 - 1984 )



NOT:

BİR HAMAMA SOKABİLSEK...

http://dileky.blogcu.com/sadrazam-hamamda/4494486

Thursday, February 12, 2009

Hayrettin Karaca

param var ama tüketmeye hakkım yok!


kırmızı süveteri delik deşik olmasına rağmen hala üzerinde; ayakkabısı da yamalı. sökük paltosunu, pantolonunu, yakalarını ters-yüz ettiği gömleklerini yıllardır kullanıyor. 10 yıldır hiçbir şey almamış üzerine. karaca markasının ve tema vakfı'nın kurucusu hayrettin karaca "param var ama tüketmeye hakkım yok" diyerek 'al tüket ve yok et' diyen tüketim toplumuna açtığı savaşla gurur duyuyor.


komşuya ver...

dünyada tüm insanları doyuracak kadar yiyecek olduğunu ama gözü aç olanları doyuracak hiçbir şeyin olmadığını söyleyen karaca, türkiye'de bir zamanlar fakirleri aç bırakmayan kültürün nasıl yok olduğunu hüzünlenerek anlattı. televole kültürünün karşısında birtakım değerlerin yok olduğunu söyleyen karaca, çocukluk günlerinin "komşuyu aç bırakmayan" kültürünün yeniden dirilmesiyle, açlıkla savaşılabileceğini söyledi. "dünya ikiye bölünmüş artık. gözü açlar ve karnı açlar. işte o gözü açları doyurmayacağız. bunların farkına küçükken vardım. dilim kültürüm gidiyor. bağımsız bir türkiye değiliz artık. en büyük acımız geri getiremediğimiz o kültürümüzdür." diyen karaca şöyle konuştu:

"ben bir kasaba çocuğuyum. varlıklı bir ailenin çocuğuydum. ama herkes eşit şartlarda oynardı sokakta. bütün çocuklar gibi ben de yalınayak oynardım. akşam olduğu zaman annem seslenirdi, avucuma bir kap sıcak yemek koyarlardı. kulağıma eğilip, 'komşu anneye götür' derdi. etrafımızda bizi duyacak kimse yoktu ama, bu bana verilen 'aman kimse görmesin hayrettin' mesajıydı. komşu annenin yağını,odununu kim alır, kimse bilmezdi. paylaşma düzeni vardı, o kültürdü. savaştan çıkmış bir türkiye'de 'fakirim' diyen çoktu ama 'açım' diyen yoktu. oradan aldım bu kültürü. kaybolan budur, giden budur. ama anadolu'yu gezerken görüyorum ki, bu değerleri hala yaşatanlar var."


utaniyorum...

tüketim toplumunun rezalet hale geldiğini karaca:

"akmerkez'in önünden geçmeye utanıyorum, nedir bu ışıklar, bu rezalet. 'yılbaşı' demek, 'al, tüket, yok et, yaşamı mahvet' demek. o yüzden bu yırtık kazağı gururla taşıyorum üzerimde. global ekonomi insanları kullanıyor. ama bakın beni kullanamıyor, çünkü izin vermiyorum. çok da mutluyum. bunu elimden hiç bir güç alamaz. inanç herşeyi halleder"dedi.

"açlıktan ölen her çocuğun katilleri vardır" diyen karaca, ihtiyacından çok tüketerek sınıf atlamaya çalışanları suçladı. karaca, "bugünkü tüketim iki katına çıktığı gün, belki dünyada yaşam olmayacak. en büyük tehlike gıdada. bir amerikalı çocuk doğduğunda 30 çocuğa eşdeğerde dünya nimetlerini alıp götürüyor" diyerek dünyanın düştüğü durumu gözler önüne seriyor.


tv seyretmiyor...

cep telefonu kullanmadığını, 5 yıldır tv izlemediğini belirten karaca şöyle devam etti:

"okumakla mükellefim. olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var. malını mülkünü verirsin orada biter borcun. mesela yalova'daki botanik bahçemi vakıf yaptım ama borcum bitmedi topluma. şimdi borcumu bilgi sahibi olarak ve bunu aktararak ödüyorum. okumak ibadettir. okumamak cumhuriyete ihanettir."

oğlunu, eşini ve annesini kaybeden hayrettin karaca, "acılar karşısında isyan ederek hiçbir şey kazanamazsınız, elde olan bir şey değil çünkü bu. ben acıyı da, mutluluğu da kabulleniyorum. ama acılar hafızadan hiç çıkmaz" dedi.


185 milyon afrikali hergün açliktan ölme riski ile yaşiyor...

dünyanın durumunu değerlendiren karaca şu yorumlarda bulunuyor:

"birleşmiş milletler 2004 kalkınma raporu'na göre, afrika'da 323 milyon insan günde 1 dolardan az bir gelirle geçimini sağlıyor. temiz su kaynağından mahrum 273 milyon kişi bulunmakta. ilkokul çağında okula gidemeyen 44 milyon çocuk var. yetersiz beslenmeden kaynaklanan ölüm riski altında yaşayan afrikalıların sayısı 185 milyon. her yıl beş yaşının altında ortalama beş milyon çocuk ölüyor. zengin ülkeler yıllık gelirlerinden yüzde 0,7'sini kurtarma amaçlı projelere yönlendirseler bu sorunların hepsi ortadan kalkabilir."


"bir" çok güçlüdür.....

"benim de vardı 40 tane kravatım. o zaman 30 yaşındaydım. ben de tükettim, ama bilerek yapmadım bunu." diyen karaca, "artık farkına vardım bunun. ne zamandır alışveriş yapmadığımı hatırlamıyorum, kendime sadece kitap alıyorum. nedir benim ihtiyacım? doymam, sağlığım, barınmam, kuşanmam; bunun dışında hiçbir şey tüketmeye hakkım yok. gömleklerim var, yakası çevrilmiştir, ayakkabılarıma bakarsanız, altı yamalıdır. dokuz senedir bu pantolonu giyerim, paltom yırtıktır. param var ama tüketmeye hakkım yok! bunu herkes yapabilir. "bir" çok güçlüdür. atatürk bir kişiydi. herşey "bir" ile başlar. bir yoksa iki olmaz. ben de yakınlarıma örnek olmaya çalışıyorum" diyor.


1 alyans için 3 ton zehirli atik...

tema vakfı yayınları'ndan çıkan "dünyanın durumu 2004" raporlarını yorumlayan karaca şu tespitlerini aktarıyor:


- dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcama 18 milyar dolar. dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı için gerekli para 12 milyar dolar.

- avrupa ve abd'de evde beslenen hayvanların mamasına harcanan para 17 milyar dolar. dünyada açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para 19 milyar dolar.

- parfüme harcanan para 15 milyar dolar. evrensel okur-yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım 5 milyar dolar.

- deniz seyahatlerine harcanan para 14 milyar dolar. dünyada herkese temiz içme suyu sağlanması için gerekli para 10 milyar dolar.

- avrupa'da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar. her çocuğun aşılanması için gerekli miktar 1,3 milyar dolar.

- satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300 bin ton atık üretilir. başka bir deyişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.

Saturday, November 29, 2008

Baba Mektubu


'Sayın Başbakan,

Birbirinden başarılı iki oğul babasısınız. Oğlunuz Burak alnının teriyle genç yaşta gemi aldı. Diğer oğlunuz Bilal, Dünya Bankası'ndaki başarılarıyla stratejik ortağınız Amerikan başkanı Bush'un bile iltifatlarına mazhar oldu. İkisi de pırlanta gibi, Allah bağışlasın.

Demem o ki, bir evlat nasıl yetişir, bir baba evladına baktığında nasıl içi titrer, nasıl burnunun direği sızlayarak sever biliyorsunuz...

Ama oğlu ertesi gün askerlik kurası çekecek bir baba o geceyi nasıl geçirir, Güneydoğu'yu çeken oğlunu otobüse nasıl bindirir, 15 ay boyunca geceyi gündüze nasıl ekler, saat başı haberlerini nasıl içi içini yiyerek seyreder, telefonda konuştuğunda 'Operasyona gidiyoruz, hakkını helal et baba' diyen oğluna ne cevap verir, bilmiyorsunuz.

Çünkü dediğim gibi oğullarınızdan biri armatör oldu. Güneydoğu'da deniz yok, Atatürk Barajı da oğlunuzun gemisi için pek küçük kalır, yakışık almaz. Yani Burak güvende. Allah bağışlasın.

E diğer oğlunuz Bilal de dediğim gibi Dünya bankası'ndaydı. Şimdi ise Dünya Bankası her nedense sözleşmesini yenilemediği için The Brooking Institution'da. İşi düşünce üretmek olan bu kuruluş da geçenlerde Diyarbakır'ın belediye başkanı Sayın !!!! Osman Baydemir'i ağırlamıştı, hatırlatırım. Yani sözün kısası Bilal de Washington'da, güvende. Allah bağışlasın.

O yüzden de 'Artık şehit cenazeleri görmek istemiyoruz' diyen bir vatandaşa gönül rahatlığıyla 'Askerlik yan gelip yatma yeri değildir, canım kardeşim' diyebiliyorsunuz.

Ben de artık şehit cenazeleri görmek istemeyenlerdenim, bu yüzden ben de sizin 'Canım kardeşim' diye hitap edebildiklerinizdenim. Can kardeşliğin verdiği samimiyet hissiyle, olanca içtenliğimle merak ediyorum.

Sayın Başbakan, 5 ayda verilen 50 şehidin ardından, 'Askerlik yan g elip yatma yeri değildir' dediğiniz için; şehitlere 'kelle' dediğiniz için hiç mi utanmıyorsunuz?

Bırakın politikaya devam etmeyi, meydanlarda büyük büyük laflar etmeyi; hala nasıl sokağa çıkabiliyorsunuz?

Artık neredeyse her gün kalkan cenazelerde o kadar kişi tek bir ağızdan sizi ve bakanlarınızı yuhalarken ne hissediyorsunuz? Yani mesela, 'Yan gelip değil, can verip yattılar' diye bağırırken binlerce kişi, 'Yer yarılsa da içine girsem' diyebiliyor musunuz?

Orada, şehitlerin cenazesinde, Ajan Smith gözlüklerinizle gizlerken yüzünüzü, neye daha çok üzülüyorsunuz? Şehitlere mi, düştüğünüz hale mi?

İktidarınızın ilk günlerinde terör sıfırken dört buçuk yılın sonunda gelinen durum nedeniyle hiç mi suçluluk duymuyorsunuz?

Şimdi sürekli 'şehitlik üzerinden siyaset yapmayın' diyorsunuz ya meydanlarda. Peki, o zaman tam seçim arifesinde niye şehit aileleri ile gazilere TOKİ aracılığıyla kurasız ucuz konut veriyorsunuz? Bu durumda asıl siz şehitler üzerinden siyaset yapmış olmuyor musunuz?

Sayın Başbakan, bir baba olarak soruyorum size. Aynaya baktığınızda ne görüyorsunuz? Akşam yastığa başınızı koyduğunuzda uyuyabiliyor musunuz? Kelle deyip geçtiklerinizin ahından korkmuyor musunuz? O mağrur, çocuk bakışlı erler, onların babasız evlatları, anaların ağıtları, babaların 'Vatan Sağ olsun' derken titreyen dudakları hiç mi rüyanıza girmiyor?

Bir 'canım kardeşiniz' olarak olanca samimiyetimle soruyorum. Bu kadar sevilmemek nasıl bir duygu Sayın Başbakan?

Ha, bu arada. Bir oğlunuz, Bilal, hani stratejik ortağınız Bush'un iltifatlarına mazhar olan, askere gitmedi. Diğeri, Burak, hani alnının teriyle gemi alan ise çürük raporu almış. Askerlik yapmayacakmış.

Ne diyeyim. Bilal de, Burak da pırlanta gibi çocuklar. Allah bağışlasın.'

Friday, October 31, 2008

İnternet hastalıkları

31 Ekim 2008 - Oyun oynamaya, internet başında sabahlamaya, blog yazmaya, YouTube arşınlamaya bağımlıyız.

Kabul edin, bağımlısınız. Hepimiz bağımlıyız. Oyun oynamaya, internet başında sabahlamaya, blog yazmaya, YouTube arşınlamaya bağımlıyız. Meğer bu rahatsızlıklarımız artık literatüre de geçmiş, isimleri falan olan sorunlarmış.

Ego surfing - Ego sörfü: Google’da ya da EkşiSözlük’te kendi adınızı aratıyorsanız siz de bu hastalıktan mustaripsiniz demektir. Ancak asıl kastedilenler kendi isimlerini, yaptıkları işleri her gün aratanlar, haklarında hangi anahtar kelimelerle neler araştırılmış inceleyenler ve hatta abartıp bu insanların peşine düşenler.

Infornography - Enfornografi: Anladığınız gibi pornografi ile enformasyon kelimelerinden yaratıcı şekilde üretilmiş bir fenomen. Her türlü bilgiye aç ve bu ihtiyacını internetle karşılayan kişilerin rahatsızlığı. En önemli iki yan etkisi, her okuduğunu gerçek sanmak veya artık okuduğu hiçbir şeye inanmamak.

YouTube narcissism - YouTube narsizmi: YouTube ve diğer video paylaşım sitelerine gayet kişisel videolarını koymak. Bunun bir ileri aşaması da video günlük tutmak. Asıl amaç ise başkaları tarafından keşfedilmek ve ilgi çekmek.

Cheesepodding: Nasıl Türkçe hale getirilir bulamadık. Sürekli MP3 aramak, dinleyemeyeceği kadar şarkı indirmek ve koleksiyon yapmak olarak tanımlanıyor. Ancak indirdiği şarkıları dinleyenler bu gruba dahil değil.

Blog streaking - Blog teşhirciliği: Her türlü sırrını blogunda anlatmak. Ancak bir blog teşhircisi sayılmanız için zaman zaman başkalarından da bahsetmeniz ve onların hayatları hakkında öğrendiğiniz sırları da anlatmanız gerekiyor.

Crackberry: Henüz hayatımıza Blackberry’ler tam olarak entegre olmadı. Bu sebeple henüz Türkiye’de yukarıdakiler kadar yaygın değil. En alakasız zamanda Blackberry’den mail kontrol edenlere bu isim veriliyor. Ancak bu iş için bir Blackberry kullanmak şart. Yani maillere değil, bu cihaza olan bağımlılıktan bahsediliyor.

Sidekickism: Sidekick de henüz buralarda görünmüyor ancak yabancı yaşıtlarımız arasında çılgınlar gibi popüler. Sidekick, ekranı dönerek açılan ve altından QWERTY klavye çıkan bir cins mesaj telefonu. Elinden bu aleti düşüremeyenler işte bu rahatsızlığın pençesinde.

MySpace impersonation - MySpace Taklitçiliği: Yıllardır her türlü chat platformunda yapılan durumun abartılmışı. Yani internette başka biri gibi davranma hali. Ancak MySpace taklitçileri, canları isteyince başkası gibi konuşmuyorlar, adeta MySpace’de alternatif bir yaşam oluşturuyor ve online iken o kişi gibi yaşıyorlar.

Google entourage: Yakınları, tanıdıkları, arkadaşları ne yapmış diye Google karıştırmak. Onlar hakkında neler dendiğini araştırmak ve gerekirse onlar adına cevap vermek gibi bir ileri adımı daha var.

Google stalking: Bu da eski sevgililerin izini Google’dan sürmek anlamına geliyor. Eğer kontak kurulacaksa “MySpace taklitçiliği” yolu izleniyor.

Photolurking: Başkalarının MySpace, Flickr, Picasa, Live Journal sayfalarında dolaşıp saatlerce tanımadığı insanların fotoğraf albümlerine bakanların yaptığı şey.

Cyberchondria: Siber hastalık hastalığı. Öncelikle doktora gitmek yerine internete danışmak gerekiyor. Bir de bulduğunuz yalan yanlış bilgiler sonucu ciddi bir hastalığınız olduğuna karar veriyorsanız tebrikler.

Wikipediholism - Wikipedializm: Adı üzerinde, Wiki bağımlılığı. Sadece okumak yetmiyor, sürekli makale değiştirmeniz, yeni başlıklar açmanız gerek.

NTV MSNBC

Tuesday, October 28, 2008

2008-Bilkent Senfoni Orkestrası-Film Müzikleri Konseri (Yüzüklerin Efendisi Festivali-6-7 Haziran 2008)

Lord of the Rings Festival



Yüzüklerin Efendisi Festivali

Film Müzikleri Konseri

Bilkent Senfoni Orkestrası
Sef: Ender Sakpınar

Program:

- John Williams
* Hook (1991)
* Jurassic Park (1993)

- Alan Menken
* Aladdin (1992)
- Arabian Nights
- Friend Like Me
- A Whole New World
- Prince Ali

- Howard Shore
* The Lord of the Rings (2001-2003)
- The Fellowship Theme
- The Prophecy
- Concerning Hobbits
- Three is Company
- In Dreams
- Shorcut to Mushrooms
- A Knife in the Dark
- Argonath
- The Breaking of the Fellowship
- In Dreams (Ending)


Image and video hosting by TinyPic
Görüntü ve ses kalitesi beklediğimden kötü çıktı yine de meraklıları için buraya ekledim. Yalnız izlerken uyuyabilirsiniz kotanız boşa gitmesin benden söylemesi...En azından bir yerlerden başlamak lazımdı. İleride çok daha özgün ve kaliteli çalışmaların çıkacağını düşünüyorum.

Bu arada Türkiye'de (ve bence dünyada da)Yüzüklerin efendisi fanlık dalında nirvanaya ulaşmış bu arkadaşların mekanı ise şu >>http://thewhitetree.org
sitede bu kadar uçmuş adamları görünce ben fazla duramadım kaçtım hemen :)
http://rapidshare.com/files/151990830/2008-Bilkent....part1.rar
http://rapidshare.com/files/151990940/2008-Bilkent....part2.rar
http://rapidshare.com/files/151990768/2008-Bilkent....part3.rar
http://rapidshare.com/files/151990745/2008-Bilkent....part4.rar
http://rapidshare.com/files/151990783/2008-Bilkent....part5.rar
http://rapidshare.com/files/151990772/2008-Bilkent....part6.rar
http://rapidshare.com/files/151990786/2008-Bilkent....part7.rar
http://rapidshare.com/files/151990149/2008-Bilkent....part8.rar

Friday, September 19, 2008

Blog Hareket Günü 08 | Tema:Yoksulluk

Blog Hareket Günü 08

Blog Hareket Günü, dünya blog yazarlarını, podcast ve videocast yayını yapanları aynı gün aynı konuda yazmaları için bir araya getirmeyi amaçlayan, kar amacı gütmeyen, her yıl yapılan bir organizasyondur. Blog Hareket Günü'nün amacı, binlerce farklı insanın farklı görüş ve fikirlerini tek bir konuda odaklamalarını sağlayarak dünya çapında bir tartışma başlatmaktır.


Blog Action Day 2008 Poverty from Blog Action Day on Vimeo.






Eğer siz de Blog Hareket Günü'nün bir parçası olmak istiyorsanız, aşağıdakilerden herhangi birini ya da hepsini yapabilirsiniz;

15 Ekim'de Bir İçerik Ekleyin

Eğer bir blog, podcast ya da videocast sahibi iseniz web siteniz ya da blogunuzu Blog Hareket Günü'ne katılmak için sitemize ekleyebilirsiniz. Ne kadar blogun bu eyleme dahil olduğunu ve yaklaşık hedef okur kitlesi miktarını belirleyebilmemiz için, 15 Ağustos'tan 15 Ekim tarihine kadar blog yazarlarının sitemize kayıt olması istenmektedir.

15 Ekim'de, eyleme katılan bloglar yoksulluk ile ilgili bir yazı, video ya da podcast gönderecekler. Ayrıca, dilerseniz o gün sitenizden elde edeceğiniz geliri yoksulluk ile ilgili bir hayır kurumuna da bağışlayabilirsiniz.

Blog yazarlarının, yazıların özgün, hedef kitlesine uygun olması ve soruna farklı açılardan bakabilmek için; gönderdikleri içeriklerin konularını sitelerinin temalarına uygun şekilde belirlemelerini istiyoruz.

Blogunuzu buradan kayıt edin

Türkçe Ayrıntı >> http://blogactionday.org/tr

for English >>http://blogactionday.org/

Sunday, August 24, 2008

Planlanan sunumlar, Aranılanlar ve Öneriler

August Rush-Kalbini Dinle Bluray Rip Dual Ses Türkçe & Ingilizce Çift Dublajlı Sunumu * 6 kanal AC3 Türkçe Ses Bekleniyor.

Awake- Anestezi Bluray Rip Dual Ses Türkçe & Ingilizce Çift Dublajlı Sunumu * 6 kanal AC3 Türkçe Ses Bekleniyor.

Wanted Bluray Rip Dual Ses Türkçe & Ingilizce Çift Dublajlı Sunumu * 6 kanal AC3 Türkçe Ses Bekleniyor.

Cennet Gibi - Just Like Heaven Bluray Rip Dual Ses Türkçe & Ingilizce Çift Dublajlı Sunumu * 6 kanal AC3 Türkçe Ses Bekleniyor.

Arananlar (Bulamadığım dosyalar) Position Music - Orchestral Series

The Final Cut - Son Kurgu Yüksek Kaliteli dvdrip (blog da dvdrip ve vcd versiyonları var ancak bence daha kaliteli versiyonu olmalı 3 cd lik veya bluray versiyonu 2 cd lik versiyona da razıyım)


Stargate Atlantis: 1.sezonun Bluray versiyonu çıkmış ancak linkleri bir türlü bulamadım. eğer bulabilirsem ilk 2 ve son 2 bölümlerin çift dublajlı (Türkçe ve İngilizce) BluRayRip sunumlarını ekleyeceğim.

Full Blown Rose - Can Somebody Help Me şu klibim bir türlü 30-40 mb lık kaliteli versiyonunu bulamadım.

Tuesday, August 12, 2008

Baba bak ben daha büyümedim ki...

Bir anadolu rock sitesinden bulup upload ettim umarım beğenirsiniz.
Aradaki bir kaç resim çok alakasız dursada çok iyi bir tema yakalamışlar.

Tuesday, June 17, 2008

Firefox 3 İndirme Günü | Today is Download Day of Firefox 3

Download Day 2008Download Day 2008
Firefox Topluluğu Pazarının Evi olan “Spread Firefox” bir kampanya başlatarak Firefox 3′ü 24 saat içinde en çok inidirilen yazılım olarak rekor kırdırmaya çalışıyor. Yaptıkları bu kampanyaya Download-Day olarak isimlendiren Spread Firefox, görünüşe göre başarılı olacaklar.Şuan için rekoru 144bin katılım ile ABD başta çekiyor. Kampanyada Türkiye şuan için [az önceki benim katılımımla birlikte :) ]13884 kişilik bir kadro ile destek veriyor.



Bu rekorda sizinde katkınızın olmasını istiyorsanız buradan “Pledge Now(Firefox 3 kararlı sürümünün yayınlandığı gün indireceğim)” olarak belirtmeniz yeterli.Ayrıca websitenizde bu kampanyaya destekvermek için buradan gerekli logo ve banerları edinebilirsiniz.

Sunday, June 8, 2008

Forward mesajlar kuşağı

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en
iyi ögrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve
orada
çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
'Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?'
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen
hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde
falan
olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız
bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun
test sonuclarına
dahil olup olmadığını sordu.
'Tabii, dahil' dedi, Hocamız...
'İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden
farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden
insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile...'
Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da...
Dorothy idi.


İkinci Ders :

Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran
bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen,
bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu.
geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir
beyazın bir
zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden
değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım.
Ayrılırken
ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı.
Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi,
armağanda...
'Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç
yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.
Kendime güvenimi
yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan
kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra
son nefesini
verdi.



Üçüncü Ders :

Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...

Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
'Çikolatalı pasta kaç para ?'
'50 Cent.'

Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
'35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri
vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne
kadar vakit
geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve
'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya
koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson
kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı
sanki akan gözyaşları temizleyecekti.

Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı
15 Cent'lik bahşiş duruyordu..


Dördüncü Ders :

Yolumuzdaki Engeller...

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya
koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
etrafından dolasıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle
eleştirdi.Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz
tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına
sıkına itmeye
başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına
çekti.Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski
yerinde bir
kesenin durduğunu gördü.
Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
'Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.' diyordu kral.Köylü,
bü gün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
'Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.'


Beşinci Ders :

Önemli Olan Vermektir..

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam
şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı
hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş
yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu.
Küçük çocuk bir an
duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve 'Eğer kurtulacaksa, veririm
kanımı' dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve
gülümsüyordu.Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama
küçük çocuğun yüzü de
giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
'Hemen mi öleceğim ?'
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı
verip, öleceğini düşünüyordu.

FW: Garip olaylar...

ABD'de Massachusetts İnstitute of Technology'de okuyan bir öğrencinin tanık olduğu bu öykü, bir tez çalışmasının nelere yol açacağını göstermesi açısından ilginç bir örnek oluşturuyor:
Bir lisansüstü ögrencisi bir yaz mevsimi süresince her gün üzerine siyah-beyaz çizgili bir tişört giyerek Harvard futbol sahasına gider.
15 dakika boyunca sahayı bir uçtan diğer uca yürüyerek yerlere kuş yemi serper.
Bu arada cebinden bir hakem düdüğü çıkartıp öttürür. Yağmur, çamur demeden hergün aynı saatte aynı hareketleri törensel bir ciddiyetle yapar.
Derken sonbahar gelir, futbol mevsimi başlar. Harvard futbol takımının ilk maçı oynanacaktır.
Siyah-beyaz tişörtlü hakem başlama düdüğünü çalar ve o anda olanlar olur.
Yüzlerce kuş sahaya hücum eder ve doğal olarak maç ertelenir. Bu arada öğrenci tezini vermiş ve mezun olmuştur.
BEYİN TIKACI

Bu ilginç öykü ABD' den Alexandra Donahue'nun arkadaşı Linda'nın başından geçiyor:
Arkansas'a akrabalarını ziyarete giden Linda, alışveriş için bir süpermarkete gider. Arabasını park ederken yanındaki park etmiş arabanın sürücü mahalinde oturan kadın dikkatini çeker.
Kadın ellerini başının arkasına kavuşturmuş, gözleri kapalı, kıpırdamadan durmaktadır. Linda, kadının durumunda bir tuhaflık sezer, ancak müdahale etmez. Alışverişini tamamlayıp, arabasına döndüğünde kadını hala aynı pozisyonda görünce dayanamayıp arabanın camına vurur:
"Iyi misiniz?".
Kadın cevap verir:
"Başımdan vuruldum. Beynim dışarı akmasın diye tutuyorum".
Bu cevap üzerine telaşlanan Linda, süpermarket yetkililerinden yardım ister. Ambulans çağrılır. Otomobilinin kapı kilidi kırılarak açılır ve kadın dışarı çıkartılır. Ancak büyük bir şaşkınlıkla kadının başının arkasında bir parça ekmek hamurunu sıkıca bastırarak tuttuğu görülür.
Sonunda olay anlaşılır.
Kadının marketten satın aldığı mayalı ekmek hamurunun poşeti, otomobilin içindeki sıcak havanın etkisiyle, tabanca sesine benzer bir sesle patlamış; hamur parçaları büyük bir hızla çevreye saçılmıştır.
Duydugu sesi tabanca sesi, başının arkasına yapışan hamuru kurşun deliğinden dışarı sızan beyni sanan kadın, Linda'nin gelişiyle sanal kâbustan kurtulur.

KIZARMIS HAYALET

Bu öykü Yeni Zelanda'dan Kay Martin' e ait:
Akşam yemeğine arkadaşlarını çağıran Kay, yemekten önce küçük bir aperatif hazırlarken bir tavuğun acı acı bağırdığını duyar.
Sesin nereden geldigini merak eden Kay bahçeye çıkar. Bahçede bir şey göremez.
Ancak ses daha yakınlardan, hatta mutfaktan gelmektedir.
Giderek yükselen sesin kaynağını keşfettigi zaman tüyleri diken diken olur. Kızarmasi için fırına yerleştirdiği tavuktan çığlık çığlığa sesler gelmektedir. "O anda elim ayağım boşandı. Tavuğu canlı canlı pişiriyorum sandım. Korkudan az daha ölüyordum." diyor..
Tavuğun çığlıkları Kay'inkiler ile birleşince konuklar mutfaga üşüşür ve çığlıkların nedeni ortaya çıkar. Tavuğu fırından çıkartan konuklar, hayvan sogudukça seslerin kesildiğini fark ederler.
Yeni Zelandâ da tavuk çiftliklerinde hayvanlar, bizde olduğu gibi boynu kesilerek öldürülmez.
Kay'in akşam yemeği için hazırladığı tavuğun ses telleri kesilmediği için tavuğun karnında biriken buhar, hayvanın boğazından geçerken büyük bir basınçla ses tellerini harekete geçirmiştir.
Bu olaydan sonra, tahmin edebileceginiz gibi, Kay bir daha evinde tavuk pişirmez.

Monday, June 2, 2008

İstek Üzerine--Kurtlar Vadisi - Mematinin Türküsü-

http://www.kurtlarvadisi.com/memati_turkusu.swf

Bu şehir girdap gülüm
Girdapta mehtap gülüm
Feleğin bir suyu var
Su değil kezzap gülüm
Su değil kezzap..

Yezidin harcı zulüm
Yiğinin burcu ölüm
Feleğe dayandım gülüm
Öldümde uyandım gülüm
Öldümde uyandım..
Download

http://rapidshare.com/files/119520591/Kurtlar_Vadisi-Memati_turkusu-mp3.mp3
http://rapidshare.com/files/119520643/Kurtlar_Vadisi-Memati_turkusu-Video.avi