İngiliz sinemasının yükselen yıldızlarından Danny Boyle'un imzasını taşıyan "Gün Işığı" ("Sunshine"), bilimkurgu sinemasının temel formüllerini yenilikçi bir üslupta kullanıyor. Film, yarattığı gerilimli atmosfer ve göz kamaştıran görselliğiyle dikkat çekiyor.
Son dönem İngiliz sinemasının en yaratıcı yönetmenlerinden birisi olan Danny Boyle farklı türler arasında dolaşmaya devam ediyor. Dinî göndermelerle dolu fantastik çocuk öyküsü "Milyonlar"ın ("Millions", 2004) ardından, bir önceki filmi "28 Gün Sonra"da da ("28 Days Later...", 2002) birlikte çalıştığı senarist Alex Garland'la beraber bu defa uzayın uçsuz bucaksız boşluğuna açılıyorlar. İkili, "Gün Işığı"nda ("Sunshine", 2007) tıpkı "28 Gün Sonra"da yaptıkları gibi baz alınan türün özüne sadık kalıp çeşitli cazip noktalarını kendi öyküleri için bir araya getiriyorlar. Sonuç olarak gayet bilindik ancak aynı zamanda çok da taze bir iş çıkarıyorlar. İçten içe eriyen Icarus
"Gün Işığı" daha ilk bilgi aktarımı sırasında seyirciye neler sunacağının da işaretini veriyor aslında. Sönmek üzere olan güneşe doğru ilerleyen ve gayet ironik biçimde 'ICARUS II' (İkarus karakteri, Yunan mitolojisinde, güneşe yaklaşınca balmumu kanatlarının erimesi sonucu yeryüzüne düşüp ölmesi ile bilinir) adı verilen geminin mürettebatıyla tanışıyoruz ilk aşamada. Ardından ise bu ölümcül yolculuk sırasında en önemli sorunun karakterler arasında çıkan çatışmalar olabileceğinin sinyalleri de kısa bir süre içinde seyirciye sunuluyor. İşte bu aşamadan itibaren film, tüm bilimkurgu trüklerinin yanında bizi ciddi bir psikolojik gerilimin beklediğinin de altını çiziyor. Aslında bu bağlamda bakıldığında da filmin asıl derdi ortaya çıkıyor. Çünkü ardı ardına çıkan sorunlarla birlikte karakterlerimiz arasındaki çatışmalar giderek hiddetleniyor ve gemi adeta bir yengeç sepetine dönüşüyor. Bu açıdan bakıldığında cayır cayır yanan yıldıza yaklaşırken gemi aslında yavaş yavaş içten erimeye başlıyor.
Her ne kadar psikolojik gerilim tabiri tercih edilse de filmin, karakterlerin iç dünyasına derinlemesine dalan bir yapısı olduğunu düşünmek hata olacaktır. Gemi mürettebatının aslında arketip seviyesinde tutulduğunu belirtmek gerek. Bu açıdan baktığımızda her bir karakterin, yaptığı ya da savunduğu belli olguların temsilcisi haline geldiğini ve bunun üzerine fazladan bir gelişime de açık olmadığını söyleyebiliriz. Aslında bu seçimin son derece bilinçli olduğu da açık. Zira bilindik İkarus göndermesinin dışında, film pek çok açıdan mitolojik yan okumalara açık kapı bırakan bir öyküye sahip. Bu bağlamda karakter bazlı bir yapıdan uzaklaşan senaryonun en büyük kozlarından bir tanesi ise şüphesiz geminin ta kendisi haline geliyor. "Yaratık"ın ("Alien", 1979) 'mother'ını ('anne') feci halde anımsatan gemimiz bu benzerlik sayesinde seyirciyi ciddi bir 'Yaratık' beklentisi içine de sokuyor (ki Boyle'un bu beklentiyi vakti gelince oldukça orijinal biçimde kullandığını söylemek mümkün).
Göz kamaştıran görsellik
"Gün Işığı" içeriğinde barındırdığı zeki göndermeler ve gerilim adına kurduğu iç çatışmalarla birlikte "Armageddon" (1998) ya da "Kor" ("The Core", 2003) gibi aptal türdeşlerinden ciddi anlamda ayrılıyor. Üstelik görsel açıdan değerlendirdiğimizde etkileyiciliğin yanında belirli bir işlevselliğin de olduğunu söyleyebiliriz. Görüntü yönetmeni Alvin H. Kuchler'ın sık sık farklı mercek kullanımıyla kameranın yaratığı algıyla oynaması sayesinde seyirci, gereken duygu aktarımını eksiksiz bir şekilde alıyor. Göze çok güzel gözükmesinin yanında öykünün taşıdığı gerilim ve karakterlerin zaaflarının seyirciye daha iyi anlatılması için de kullanılan görsellik şüphesiz "Gün Işığı"nı büyük perdede daha da etkileyici hale getiriyor. İngiliz yapımı görsel efektler Hollywood'dakilere nazaran daha ufak çapta olsa da ekonomik kullanımlar sayesinde son derece şaşaalı bir havaya bürünüyor. Çok iyi tasarlanmış set tasarımlarını da eklediğimiz zaman filmin teknik açıdan sağladığı bu mütevazı gösteriş, seyircinin öykünün içine daha da çabuk bir şekilde dalmasını, hatta tamamen kendini kaybetmesini sağlıyor.
Sonuç olarak "Gün Işığı" tıpkı kahramanlarımızın hedefi olan güneş gibi gözlerinizi kamaştıracak bir görselliğe sahip. Tüm bunların yanında, Danny Boyle'un dinamik ve yaratıcı öykü anlatımı da filmi bir solukta izlemeniz için geçerli bir neden. Bilindik Hollywood bilimkurgu-aksiyonlarından oldukça farklı şekilde ilerleyen film, yine de türün pek çok klasiğini sık sık aklınıza getirecek sekanslara sahip. Bu bağlamda bakıldığında "Gün Işığı", türün özündeki öğelerden hoşlanan, ancak Danny Boyle ve Alex Garland ikilisinin yenilikçi tavırlarına, öykü içerisinde yer alan sert ve muzır dönüşlere de açık olan kişilerin kaçırmaması gereken bir deneyim.
K. D. Yılmaz - BeyazPerde.Com
-------------------------------------------------------------
Yıl 2057, insanlık güneşin her geçen gün giderek yok olmasını izlemektedir… Dünya’nın son umudu Icarus II adlı bir uzay gemisindeki sekiz kişilik Kaptan Kaneda liderliğindeki ekiptedir. Görevleri güneşi tekrar hareket geçirmesi ve beslemesi beklenen bir nükleer başlığı taşımaktır.
Bu yolculuk sırasında Dünya ile radio bağlantıları kesilir. Ekip bundan 7 yıl once aynı amaçla göreve çıkarılan Icarus I’den değişik sinyaller almaya başlarlar.
Klostrofobik bir gerilim olan, Sunshıne’ı Danny Boyle yönetti. Danny Boyle yapımcı olarak karşımıza çıkan isim ise, Andrew Macdonald. Filmin original senaryosu Alex Garland’a ait.
Yapımcı Andrew Macdonald; “Bundan 50 yıl sonra eğer güneş insanoğlunun hayatta kalmak için ihtiyacı olan enerjiyi ve ışığı sağlayamazsa neler olur? sorusuna cevap arayan bir filmle karşı karşıyayız..." diyor.
Senarist Alex Garland, Sunshıne ile 2004 yılında film yapımcılarına başvurduğunda düşündüklerini şöyle açıklıyor. “Her zaman bir bilim kurgu hikayesi üzerinde çalışmak istemiştim. İnsanoğlunun gerçekten uzayın derinliklerine gittiğinde orada bulduğu nedir… Bu insanın aslında kendi içine de bir yolculuk mudur? Bu konu üzerine bir hikayeyi oluşturmaya başladığım günlerde fizik üzerine ateistik yaklaşımlı bir makale okumuştum. İçindeki teoriler Güneş’in bir gün yok olursa insanların başına neler gelebileceğine dairdi. Benim en çok dikkatimi çeken bütün bir insanlığın geleceği böyle bir kurguda tek bir kişinin omuzlarına yüklenirse o kişiye ne olacağıydı. İşte hikayenin tetiği çeken noktası burasıydı."
Danny buluşmalarının ertesi günü Garland’I arayarak filmi mutlaka çekmek istediği bildirdi.
“Alex’in senaryosunda en beğendiğim tarafın içindeki büyük düşüncelerdi,” diye açıklıyor Boyle. “İngiliz film endüstrisinde genellikle küçük ölçekli filmler dikkati çeker. Alex’in senaryosu ise oldukça global ve büyük bir filme işaret eden harika konseptler içeriyordu. Fakat elbette ki böyle bir filmi finansal olarak gerçekleştirmek de en az filmin hikayesini yaratmak kadar zordu.”
Boyle, Macdonald ve Garland üçlüsü daha önce bir Fox Searchlight filmi olan 2003 yapımı 28 Days Later’da bir araya gelmişlerdi. “Hepimiz farklı tarzlarda filmler seviyoruz. Ama aynı tarz filmler hakkında hepimizin farklı düşünceleri var . Bu da aramızdaki ilişkiyi güçlendiriyor,” diyor Macdonald.
Danny Boyle çalışmalarına Nasa’nın bugüne dek hazırladığı belgeselleri inceleyerek başlarlar. Sayısız bilim kurgu filminin yanında gerçekçi dökümanterler de izlemek onların filme ve gerçek olma olasılığına inançlarını arttırır. Olabildiğince fazla bilim adamıyla ve astronotla görüşürler. Macdonald genç bir fizikçi olan Dr. Brian Cox ile görüşür.
Bu görüşmeden sonra Cox, CERN’deki çalışmalarının [Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi], yanı sıra filmdeki bilimsel içeriğe danışman olmuş. Bunun yanı sıra yapım ekibine ve oyunculara da Solar system hakkında daha fazla bilgi vererek gerçeğe en yakın donanımla filmin çekilmesini sağlamış.
Araştırmaları yapımcıları aynı zamanda İskoçya’daki nükleer deniz altı filosuna yönlendirmiş. “Klostrofobik alanlarda insane duyguları ve davranışları konusunda bilgiye sahip olmamız gerektiğini düşünüyordum. Zaman kavramının olmadığı uzay boşluğunda kapalı bir mekanda yaşayan astronotların her türlü yaşam tecrübesi bizim filmimiz için oldulkça önemliydi,” diye açıklıyor Boyle.